Your Privacy

We use cookies and similar technologies to enhance your experience and provide authentication services. By clicking OK or enabling options in Cookie Preferences, you agree to this, as outlined in our Privacy Policy. To change preferences or withdraw consent, please update your Cookie Preferences.

Antinatalizm: Hiç Var Olmamamız Daha Mı Doğruydu?

İnci Candanoğlu

27 yaşındaki Raphael Samuel ailesine onun rızası olmadan kendisini dünyaya getirdikleri için dava açmaya çalıştı. (Pandey, 2019) Bu habere şaşırmanız ya da Raphael’in davasını yadırgamanız son derece doğal. Var olmayan birinden rıza alınması imkansız iken ebeveynlerin rıza almamakla yargılanması sezgilerimize ters düşüyor. Bu imkansızlık ise antinatalizm olarak bilinen görüşün temellerinden biri. Antinatalizm, dünyaya yeni bireyler getirmenin ahlaki olarak yanlış olduğunu öne sürer. Bazı antinatalistlere göre üremenin olmaması gerekliliği, hissedebilen her şeyi kapsamalıdır. Fakat bu yazı, insanların üremesinin ahlaken yanlışlığına dair bazı argümanları konu almaktadır.

Kendisini antinatalist olarak tanımlayan insanların sayısı bir hayli az olsa bile antinatalizm ile bağdaşan görüşler son derece yaygın. Temel ihtiyaçları karşılamakta zorlanan ve gerekli sosyoekonomik koşullara sahip olmayan ebeveynlerin dünyaya çocuk getirmemesi gerektiği yaygın bir kanı. Çok ağır genetik rahatsızlıklar olacağı saptanan gebeliklerin sonlandırılması çoğunlukla desteklenmektedir. Hayvanların yaygın olarak kısırlaştırılması da acı çekecek ve nüfusu fazla bir türün daha fazla ürememesi gerektiği fikrine yaslanır. Birçok insandan “Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum.” cümlesini duymuş olabilirsiniz. Tüm bunlar, doğduğunda acı çekecek olanın doğmaması gerektiği fikrine dayanarak bazılarının yaşamını başlamaya değer bulmuyor. Antinatalizm ise acı çekecek olanların kapsamını insanlığa doğru genişletiyor ve yaşamı başlamaya değer bulmuyor. Antinatalizm intihar karşıtı olmamakla birlikte intihara yönelik olumlayıcı yargılar barındırmak durumunda da değil. Yaşamı son derece acı verici ve başlamaya değmez bulan bu düşüncenin intiharı neden yüceltmediği sorgulanabilir. Bu noktada ise antinatalizmin şu anda yaşayanların hayatları sürdürmeye değer mi sorusuyla değil var olmayan birinin yaşamı başlatılmaya değer mi sorusuna odaklandığını fark etmeliyiz. Yaşamın başlamaya ve sürdürmeye değerliği konusundaki yaklaşım farklılığının temelinden ise yazının ilerisinde bahsedilecek.

Antinatalizmi temel alan eserlerinin en bilinenlerinden olana da isim veren “Keşke hiç doğmamış olsaydık.” fikrini Benatar (2006) şöyle destekliyor: “Minimal düzeyde kötülük içeren mutlulukla dolu bir yaşam –mutlak iyiliğini bozan tek etken toplu iğnenin yarattığı acı bile olsa -yaşamın olmamasına göre daha kötüdür.” (p.48). Bu cümle çok iyi varsayılan bir hayatın bile dünyaya gelmemiş olmanın nötrlüğüne kıyasla daha kötü olduğunu öne sürüyor. Nötrü iyi ve kötünün ortasına yerleştiren bizler için kafa karıştırıcı bir ifade bu. İyi bir yaşamın var olmamaktan daha kötü kabul edilmesi ise iyi ve kötünün asimetrik yani birbirini dengeleyemeyen olarak ele alınışından kaynaklanıyor. Benatar’a göre acının varlığı kötü yokluğu ise iyidir. Mutluluğun varlığı iyidir fakat yokluğu doğmamış olmaktan kaynaklanıyorsa eğer iyi veya kötü olarak tanımlanamaz. İyiliğin yokluğuna kötü diyebilmemiz için iyilikten mahrum kalacak birisi olmalıdır. Henüz dünyaya gelmemiş biri hiçbir şeyden mahrum kalamayacağı için iyinin yokluğu o kişi için kötü olamaz.

Tabloda görülebileceği üzere haz ve acının asimetrik ele alınışı dünyaya gelmemiş olmayı sonuçlar açısından daha garanti bir şekilde olumlu kılar. Bu noktada antinatalizm faydacı bir yaklaşım sergiler. A senaryosundaki olumluyu B senaryosundakine göre her zaman zayıf kabul etmesi ise antinatalizme gelen önemli eleştirilerdendir.

Aslında mutlu bir yaşamın henüz var olmayanlar için yokluğunu kötü kabul ederek de ürememenin yanlışlığı savunabilir. Mutlu insanlar var etme hatta var olan insanları mutlu etme sorumluluğumuz yok iken acıya yol açmama ve acıyı engelleme sorumluluğumuz olduğu iddia edilebilir. Fakat burada durup mutluluğun nasıl tanımlandığını irdelememiz gerekiyor ki bu irdeleme tabloda A senaryosundaki olumluluğun neden B senaryosundakini geçemeyeceğini de açıklayacak.

Benatar, insanların yaşam kalitelerini değerlendirirken irrasyonel bir optimizm ile olumlu tarafları baskın gördüğünü söyler. Bu görüşü temellendirmek için ise refah göstergeleriyle (sağlık, eğitim, ekonomik koşullar) öz raporlamaya dayanan iyi oluş arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyonlar bulmayan bazı çalışmaları gösterir. Yaşamımızı devam ettirmeye yönelik bir adaptasyon olması nedeniyle de yaşama dair gerçekçilikten uzak optimist sezgilerimizi aşmanın zor olduğunu söyler. Kısacası insanların yaşam kalitelerine dair olumlu yargılarına güvenmemeliyiz. Kişinin yaşamını olumlu yani sürdürmeye değer bulması üzerinden ise o yaşamın başlatılmaya değer olduğunu öne süremeyiz. Burada Benatar, yaşam için başlamaya ve sürdürmeye değerlik ayrımı yapıyor. Yaşam hakkındaki algımız ise şimdiki algı ve geleceğe dair algı olarak adlandırılıyor. Şimdiki algımız yaşayan biri olarak hayatımızla ilgili yargılarımızdır ve yaşamımızın sürdürmeye değerliğini belirler. Benatar’a göre hayatımızda mutluluk kaynakları varken yaşamı sürdürmekte çıkarlarımız vardır. Ölürsek eğer bu çıkarlardan mahrum kalırız. Yaşamın iyi yönlerini yani çıkarlarımızı baskın görmemiz yaşamı devam etmeye değer kılabilir. Hatalı olan ise şimdiki algıdan yola çıkarak gelecek yaşam algısını yani yaşamın başlamaya değerliğini belirlemektir. Doğmamış biri var olanların yaşamını sürdürmesini makul kılan çıkarlara sahip değildir. Fakat dünyaya geldiğinde acı çekecektir. Bu sebeple de sürdürmeye değer her yaşam başlamaya değer değildir.

Aynı yaşamın sürdürmeye değerken başlamaya değer görülmemesi kafa karıştırabilir. Ölümden sonraki ve doğumdan önceki yokluğa yaklaşım farklılığını anlamak sürdürmeye-başlamaya değerliği kavramak için önemlidir. Bu fark intiharın yüceltilmemesini de açıklıyor. Benatar’ın pozisyonu Epikür’ün ve Thomas Nagel’in perspektifi karşılaştırılarak daha net kavranabilir. Epikür’e göre biz yaşıyorken ölüm var olmadığı gibi ölüm gerçekleştiğinde ise biz var olamayız. Zarar ancak deneyimler aracılığıyla meydana geldiği ve ölüler hiçbir şeyi deneyimleyemeyeceği için de ölümün ölen kişiye zarar vermesi söz konusu değildir. Benatar gibi mahrum birinin varlığını mutluluğun yokluğunu kötü saymak için gerek şart sayan birinin, ölünce kaybedilen mutluluğu olumsuz görmemesi beklenebilir. En azından doğum öncesi ve ölüm sonrasını simetrik ele alıp mahrumiyet için deneyimleyebilmeyi şart koşarsak. Bu perspektif, başlamaya-sürdürmeye değer yaşam ayrımını silikleştirmelidir çünkü ölmüş birisi en az doğmamış biri kadar mahrumiyet hissinden yoksundur. Nagel (2012) ise ölümün kendisini kişinin yaşamdan mahrum olması olarak tanımlar. Epikür’ün aksine Nagel, konuya olasılık üzerinden yaklaşır. Nagel’e göre ölen birisi şu anda yaşıyor olabilirdi fakat doğmamış birisi daha önceden doğmuş olamazdı. Kişinin yaşıyor olabileceği halde yaşamaması ise onu mahrum kılar. Bu perspektifte doğumdan öncesi ve ölümden sonrası simetrik değildir. Benatar’ın doğmamış kişinin mutluluğunun yokluğunu mahrumiyet saymaması fakat ölümle kaybedilecek iyiyi mahrumiyet olarak görmesi ise onu Nagel’in perspektifine yaklaştırır.

Dünyaya gelen insanın acı çekeceği varsayıldığından ve acı çektiği halde hayatından memnun olanların optimistler olarak tanımladığından bahsedilmişti. Evet, dünyadaki kötülüklerden fazlasıyla muzdarip biri bile yaşamı mutlu ve anlamlı bulabilir. Kişilerin yaşam algılarını taraflılığı gerekçe göstererek dikkate almamak ve sürdürmeye-başlamaya değer yaşam ayrımını keskin tutmak ise mantıklı gözükmüyor. Baş etme stratejilerinin gerek ortalama örneklemlerde gerek kronik hastalar gibi dezavantajlı gruplarda yaşam tatmini ve iyi oluşla belirgin ölçüde bağlantılı olduğuna dair çalışmalar var (Wirth&Büssing,2016; Cabras&Mondo,2018; Celso et al, 2003; Urbiata et al, 2017). Yaşamın niteliği ise kişilerin belirttiği yaşam tatmininden bağımsız ele alınamaz. Karşımızdakinin yaşadıklarını izlerken ve hatta aynı koşullar içindeyken bile onun deneyimleme şekline ulaşamayız. Bu nedenle de kişinin kendi yaşamı hakkındaki algısını yok sayamayız. Benatar ise yaşamın niteliğini acı ve haz gibi öznel hisler üzerinden değerlendirirken bunu yaşamsal deneyimlerden soyutlayıp dünyanın kötülüğüne indirgeyerek yapıyor. Bu sebeple de dünyanın kötü olmasına rağmen insanların iyimser olması üzerinden yaptığı temellendirmeler başarılı değildir. Üreme ahlaken değerlendirilirken ise dünyanın değil yaşamın nasıl olduğu dikkate alınmalıdır çünkü kişi var olduğunda dünyayı değil kendi yaşamını deneyimleyecektir.

Öte yandan acı çekecek birini dünyaya getirme ihtimalinin yüksekliği dünyadaki yoksulluk, şiddet, doğal afetler, hastalıklar akla getirilerek bile anlaşılabilir. Baş etme stratejilerine yaslanarak dünyadaki kötülüklerin yaşama olan etkisini yok saymak gerçekçi değildir. Fakat acı çekmenin yüksek olduğu bir dünyada üremenin yanlışlığını kötülüğe sebep olma üzerinden eleştirmek de tartışmalı bir durumdur. Örneğin biri işkenceye uğradıysa ve ebeveynin işkencede rolü yoksa ebeveyn işkenceye sebep olmuş diyemeyiz. Fakat kişi dünyaya gelmeseydi işkenceye maruz kalmayacağı garantiydi. Ebeveyn ise bu kötülüğü engellemedi. Bu senaryoda olan birine zarar verme değil o kişiye gelebilecek zararı önlememe olarak değerlendirilebilir. İşkencenin aksine önceden kestirilebilen kötülükler söz konusu olduğunda ise ebeveynler ağır suçlamaya maruz kalabiliyor. seyirci artık izlediği kadar izlendiğinin de farkına varmıştır.

Bazı kişilerin bazı zorlukları kesin veya kesine yakın olasılıkla yaşayacak olması kişi henüz doğmamışken bilinebilir. Örneğin; savaş olan bir bölgede doğan çocuğun şiddetten etkilenebileceği ve yakınlarını kaybedebileceği açıktır. Ağır genetik problemler, çok düşük sosyoekonomik koşullar altında yetişecek olmak doğacak çocuklar için apaçık risklerdir. Bu gibi durumlarda çocuk dünyaya getirilmemesi gerektiği fikri tabu değildir. Gelişmiş ülkelerde yaşayan, varlıklı, uygun sosyal koşullara sahip, genetik rahatsızlığı saptanmamış kişilerin üremesine ise genellikle eleştiri getirilmiyor. Kötü yaşam koşullarından kaynaklı acılar ise dünyadaki acıların sadece belirli bir bölümünü oluşturuyor. Ebeveyn tarafından kontrol edilebilen -kısmen de olsa- koşullar bunlar. İdeal koşullar altında doğmak ise kişileri hastalıktan, işkenceden, tecavüzden en basit haliyle mutsuzluktan muaf kılmıyor. Kısacası dünya her doğan için kötü olabilecek bir yer ve ebeveynlerin çocuklara iyi bir hayat verebileceği fikri fazlasıyla iyimser bir yanılsamadan ibaret.

Bu yazıda doğan birisinin acı çekme ihtimali hep yüksek olarak değerlendirildi. Fakat dünyayı bir de insanların çoğunun mutlu olduğu savaş, yoksulluk, hastalıktan arınmış ve çok az oranda insanın acı çektiği bir yer varsayalım. Varsayımsal olarak bu dünyada yüz insan varsa sadece ikisi acı çekecek kalanlar ise son derece mutlu bir hayat yaşayacak. Kişilerin gelecekteki hayatına dair tahmin yürütebileceğimiz bilgilere (sosyoekonomik koşullar, yaşanan coğrafya, tıbbi bilgiler vb.) sahip değiliz. Mutlu olacak insanları dünyaya getirmenin ne iyi ne de kötü olduğunu kabul edelim. Acı çekecek olan iki kişinin ebeveyni, çocuklarının çekeceği acıyı önlemediği için sorumlu mudur? Daha genel yaklaşırsak kişilerin ihtiyaç ve istekleri (bir çocuk yetiştirme arzusu, çevrenin dayattığı çocuk baskısından kurtulma, yalnız olmama isteği, evliliği güçlendirme vb.) doğrultusunda verdiği karar düşük olasılıkla bile olsa birilerine büyük zararlar verecek veya zararı önlemeyecekse kişiler eylemlerinin sonuçlarından sorumlu mudur? Sonucun olumsuzluğunun kararı her ne olursa olsun ahlaken yanlış kıldığını düşünüyorsanız eğer iki kişinin ebeveynini suçlayabilirsiniz. Çünkü ebeveynin ihtiyaçları çocuğun acısının büyüklüğü karşısında görece önemsiz kalabilmektedir. Mutlu yaşayan doksan sekiz kişinin ebeveyniyle iki kişinin ebeveynini ahlaken farklı değerlendirmek de mantıklı görünmüyor. Her ebeveyn için dünyaya mutlu veya acı çeken birey getirme ihtimali görünüşte eşit ise ebeveynler arasındaki tek fark şans faktörü. Şans faktörü ise ebeveynlerin çocuklarının hayatında kontrol edemediği kötülüklerin dağılımını belirliyor. Aynı senaryo içerisinde mutlu bireyler dünyaya getirmeyi Benatar’ın aksine iyi olarak değerlendirelim. Bu durumda doksan sekiz kişinin mutluluğu önemlidir. Fakat iki kişinin yaşayacağı acıyı diğerlerinin mutlu olduğu gerekçesiyle görmezden gelebilir miyiz? Toplam mutluluğun toplam acıdan büyük olduğunu varsaymak bile ahlaki ikilemi ortadan kaldırmaz. Öte yandan yüz kişiye ulaşıldığında mutsuz iki kişi var olacağı için mutsuz birini dünyaya getirme olasılığın düşüklüğü de problemi tam olarak ortadan kaldıramıyor.

graph

Üremenin ahlaken yanlışlığı potansiyel bireyin yaşamı üzerinden irdelendi. Buna ek olarak doğacak bireyin yaşamakta olanlar üzerindeki etkileri üzerinden de antinatalizm savunulabilir. İnsan eylemlerinin hayvan yaşamına ve doğaya olan olumsuz etkileri (iklim krizi, doğa kirliliği, endüstriyel hayvancılık vb.) nüfusun artışıyla daha üst noktalara taşınmaktadır. Örneğin hayvancılık endüstrisinin mümkün olan en az kaynakla yüksek nüfusa yönelik üretim yapmaya çalışması hayvanların eziyetli koşullarda (örn: tavukların tutulduğu endüstriyel kafesler) yaşamasına neden olur. Hayvansal gıdaya talep arttığında ise eziyet altındaki hayvan sayısı da artmaktadır. Çevresel zararlar (iklimde bozulmalar, tarımda kalite düşüşü, su kıtlığı vb.) ise var olan insanların da yaşamını zorlaştırır. Bu nedenle de birinin dünyaya gelmesinin etkisi dünyaya gelen ile sınırlı değildir. Dünyaya gelen kişilerin oluşturduğu zarar, onlardan sonra dünyaya geleceklere daha da sorunlu bir dünya bırakacaktır. Bununla birlikte kaynakların nüfusa eşit dağılmadığı ve çevreye verilen zararın önemli bir bölümünün şanslı azınlık (çok zenginler, sanayi devleri vb.) tarafından meydana getirildiği açıktır. Önemli zararlar veren bir azınlık varken ve zararlar insan tercihleri ile ilgiliyken davranış değişikliklerine gitmek yerine antinatalizmin başkasına verilen zararlar noktasından savunulması eleştirilebilir. Fakat doğmuş olması kendi açısından iyi değerlendirilen şanslı azınlıkların çevreye verdiği zarar fazlayken acı çekeceği için doğmaması gerektiği düşünülenlerin (özellikle su, yakıt gibi kaynaklara ulaşamayanların) verdiği zararın azlığı dikkat çekicidir.

Kısacası, üremenin ahlaken yanlışlığı gerek kişinin yaşayabileceği acılardan gerekse var olanların uğrayacağı zarardan yola çıkılarak savunulabilir. Yaşamdaki potansiyel acıların büyüklüğü göze alındığında üremeyi ebeveynin çıkarları ya da doğacak bireyin potansiyel iyi oluşu üzerinden aklamak zorlaşır. Acının varlığı olasılık olarak kesine yaklaştığında ise (genetik hastalıklar, yetersiz sosyoekonomik koşullar vb.) kendisini antinatalist görmeyen bireyler de üremeyi hatalı bulabilmektedir. Benatar’ın acı ve haz arasındaki asimetrinin kökenine mahrumiyeti yerleştirmesi fakat sürdürmeye-başlamaya değerlik arasındaki farkı belirlerken ölümü yüceltmemesi tutarsız görünebilir. Nüfustaki her bireyin verdiği zarar eşit olmamakla birlikte nüfus fazlalığının gerek insanlara gerek insan dışı canlılara verdiği zarar da ortadadır. Öte yandan bireyin yaşamındaki birçok acıyla ebeveynin eylemleri arasında nedensellik bulunmamakta, çevresel zararlar ise insanın var oluşundan ziyade zarar verici davranışlardan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de üreme ve zarar arasında doğrudan ilişki kurmak zordur. Olası zararı önlememe noktasından yola çıkıldığında ise üreme ve zarar arasında ilişki kurulabilir.


References

Benatar, D. (2006). Better never to have been: The harm of coming into existence. OUP Oxford. Cabras,C.&Mondo,M.(2018).Coping strategies,optimism and life satisfaction among first-year university students in İtaly:Gender and age differences. Higher education,75(4),643-654.

https://doi.org/10.1007/s10734-017-0161-x

Celso, B. G., Ebener, D. J., & Burkhead, E. J. (2003). Humor coping, health status, and life satisfaction among older adults residing in assisted living facilities.Aging&mental health,7(6), 438-445.

https://doi.org/10.1080/13607860310001594691

Nagel, T. (2012). Mortal questions (15th ed.). Cambridge university press. DOI:10.1017/CBO9781107341050 Pandey,G.(2019,7 Şubat).Indian man to sue parents for giving birth to him.BBC

https://www.bbc.com/news/world-asia-india-47154287

Urbieta, C. T., Rodríguez, V. Y., Salas, B. L., & Cuadrado, E. (2017). The role of coping strategies and self-efficacy as predictors of life satisfaction in a sample of parents of children with autism spectrum disorder. Psicothema, 29(1), 55-60. doi: 10.7334/psicothema2016.96

Wirth, A. G., & Büssing, A. (2016). Utilized resources of hope, orientation, and inspiration in life of persons with multiple sclerosis and their association with life satisfaction, adaptive coping strategies, and spirituality. Journal of religion and health, 55(4), 1359-1380.

https://doi.org/10.1007/s10943-015-0089-3

About the Author

İnci Candanoğlu

He was born in Izmir in 1999. He is a psychology student and also minors in logic and philosophy of science. He is interested in philosophy of science, epistemology and social psychology.

Comments


Loading...

© 2023 Kairos Dergi. All rights reserved

Stay up to date